Turkey’s complex case for UN Security Council reform

One of the interesting innovations in Brazil's foreign policy under Dilma Rousseff is the adoption of a more subtle approach to the question of UN Security Council reform. While President Lula and his outspoken foreign minister Celso Amorim used every conceivable opportunity to make the case for reform, such public declarations have become rare under Rousseff and her smooth foreign minister Antonio Patriota. Far from having abandoned the quest for reform, Brazil's rationale has evolved: Both Rousseff and Patriota know that Brazil on its own is unable to bring about UN Security reform - rather, it requires a complex constellation of factors, including a sort of 'global momentum' that only occurs every once in a while. At the same time, decision-makers in Brazil are convinced that, if reform is to take place, Brazil will almost certainly obtain a permanent seat. Brazil is globally recognized as a 'natural candidate', so policy makers can focus on reforming other, potentially less rigid institutions, such as the IMF.
In this context, Turkey has emerged as the leading mouthpiece for UNSC reform. Pointing out recently that "the West is no longer the only centre of the world", Turkey's Prime Minister Erdogan called for the inclusion of emerging powers, such as Turkey, Brazil, India and Indonesia as permanent UNSC members. Turkey's criticism is thus in many ways similar to Brazil's argument that the UNSC symbolizes an unjust and unequal international system, which needs urgent reform. Claiming a leadership role in the region, Erdogan is in a way adopting Brazil's in-your-face strategy under President Lula, which may help Turkey join the list of 'natural candidates', currently led by Brazil and India.
Yet Erdogan's current approach differs from Brazil's because it is tied to the crisis in Syria. While Brazil makes a general argument about a fundamentally flawed international system which needs to regain its legitimacy, Turkey's main criticism is the UNSC's lack of effectiveness. He warns that "if we leave the issue to the vote of one or two members" (referring to Russia and China) "of the permanent five at the United Nations Security Council, then the aftermath of Syria will be very hazardous and humanity will write it down in history with unforgettable remarks". Erdogan thus essentially calls for eliminating permanent members' veto power and the requirement to reach unanimity in order to pass resolutions. The P5's individual veto power is one of the key pillars of today's international system, and many believe it is responsible for the institution's relative success over the past decades. Questioning this rule is a much more profound - and less realistic - call for reform than politely asking for permanent UNSC membership à la Brasília.
But Turkey's approach is also different from Brazil's because it rejects Brazil's narrative of an underrepresented and rising Global South and an established yet declining Global North unwilling to share power with emerging powers. Turkey's criticism is focused on Russia and China, whose position in the 'Global South' vs. 'Global North' debate is not clearly defined - during BRICS Summits and IMF meetings, at least, both are keen to show their credentials as underrepresented powers that push for reform. Erdogan, on the other hand, portrays them as the two greatest obstacles against creating more effective international institutions.
By confronting Russia and China head-on, Turkey is unlikely to find support from Brazil, which - along with the other BRICS members - does not support a military intervention in Syria. It also diminishes the probability of Turkey entering the BRICS group any time soon, increasing the chances for Indonesia should the group ever decide to expand. By criticizing both Russia and China on the one hand, and 'the West' on the other, Turkey has adopted a rather risky strategy that may in the end complicate its own candidacy for permanent UN Security Council membership.
Read also:
Emerging powers remain divided on R2P and RwP
For Brazil and Turkey, a Natural Defense Partnership Deepens


very best paper….
you read please
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler’in (BM) adalet üzerinden yeniden reforme edilmesinin şart olduğunu söyledi. Suriye’deki olaylara atıfta bulunan Erdoğan, “Suriye’de 20 aydır dünyanın gözü önünde cereyan eden insanlık dramına BM Güvenlik Konseyi müdahale etmemiştir.” dedi.
İstanbul Küresel Forumu İstanbul Kongre Merkezi’nde başladı. İki gün sürecek toplantı, Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü (KDK) ile Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) işbirliğinde gerçekleştiriliyor. ‘Adalet’ temasıyla toplanan İstanbul Küresel Forumuna birçok ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının yanı sıra, dünyanın önde gelen akademisyenleri, iş dünyasından yöneticiler, uzmanlar, STK liderleri, sanatçılar, yazarlar ve medya mensupları katılıyor.
Forumun açılış konuşmasını yapan Başbakan Erdoğan, adalet kavramı üzerinde konuştu. Mevlana’nın sözlerini hatırlatan Erdoğan, “Partimizin adında adalet ifadesi yer alıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde ismini adalet kavramından alan siyasi partiler bulunuyor. Partimizin adına adalet ismini koyarken ülkemizin genelinde 42 bin kişiyi kapsayan kamuoyu araştırması yaptık. Bunun neticesinde bu ismi koymaya karar verdik. Adalet kavramının sadece bugün değil insanlığın serencamının tamamında çok önemli yeri vardır.” ifadelerini kullandı.
Adalet safında yer alanların daima hayırla yad edileceğini ifade eden Başbakan Erdoğan, “Zalimler zulüm uygulayanlar lanetle nefretle anılmaya devam edecek.” dedi.
‘BM, SURİYE’DEKİ İNSANLIK DRAMINA MÜDAHALE ETMEMİŞTİR’
Birleşmiş Milletler’e yönelik eleştiri yapan Erdoğan, “BM’nin yapısının adil bir anlayış üzerine bina edildiği söylenemez. BM’nin adalet üzerine reforme edilmesi şart. Bu konuşmayı BM Kurulu’nda da yaptım onun için rahatım. 5 üye var. Onlar ne derse o oluyor. Suriye’de 20 aydır dünyanın gözü önünde cereyan eden insanlık dramına BM Güvenlik Konseyi müdahale etmemiştir. Suriye’de 30 bini aşkın insan öldürüldü. Suriye’de 250 bin insan ülkesinin dışındadır. Bizim ülkemize sığınanlar var. Bu kardeşlerimiz bizim misafirimizdir. Ülkesinin içinde 2,5 milyon Suriyeli evlerinden ayrı yerde kaçak yaşıyor.
Esed rejimine her gün onlarca yüzlere insanı öldürme konusunda cesaret veren bir tutum var ortada. Uluslararası kuruluşların sesi ciddi anlamda çıkıyor mu? Maalesef çıkmıyor. 5 üye ne der diye bunu beklersek Suriye’nin akıbeti çok tehlikeli, bu olaylara seyirci kalanları insanlık tarihe unutulmayacak şekilde kazıyacaktır. BM Suriye’de de acizlik içindedir. Suriye konusunda sergilenen acizliğin nasıl bir açıklaması olabilir. Adalet Suriye halkının da hakkıdır. Adaleti tayin yetkisi Esed’in değildir; Suriye halkınındır. Suriye’de yaşananlar bu ülke halkının özgürlük refah hak mücadelesinden başka bir şey değildir. Türkiye bu sorun karşısında adalete kardeşlik hukukuna uygun bir politika izlemiştir izlemeye devam edecektir.” şeklinde konuştu.
Konuşmasında Hz. Muhammed’e hakaret içeren filmi de hatırlatan Erdoğan, “Dünyamızı dini inanışlar üzerinden bölmeye çalışanlar barış ve adalet anlayışına zarar veriyor. Dinimizi terörle özdeş hale getirmeye çalışanlar terörizme destek veren anlayışlardır. Her dini anlayışın mensuplarından teröristler çıkabilir. Bu durum o dinin terörizmi teşvik ettiği anlamına gelmez. İslam’a ve Peygamberimize hakaret içeren bir filmden dolayı yaşananlara şahit olduk. Masum insanlara yönelik şiddeti mazur göremeyiz. Düşünce özgürlüğü adı altında Müslümanların dini inançlarına hakaret edilmesini kabul edemeyiz. Nefret suçlarının işlenmesine adalet kavramını benimsemiş hiçbir devlet izin vermemeli. Biz Peygamberimizin peygamberliğine iman ettiğimiz gibi Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. Davut’un da peygamberliğine de iman ederiz. Farklı inançlarda olanlar iman etmese de biz iman ederiz. Bizim ki sipariş üzerine bir iman değildir.” şeklinde konuştu.
Erdoğan’ın konuşmasından satırbaşları:
Ordadoğu ve Afrika’daki değişimleri yakından hissediyoruz. Adalet ile zulüm arasında ince bir sınır vardır. Biz o sınırın adalet tarafındayız.
Kimse BM’nin adil bir bina üzerinde inşa edildiğini söyleyemez. Birleşmiş Milletler’de 5 üye ne derse o oluyor. Dünyayı bu 5 üyenin insafına bırakamayız. Bu ülkelerin temsili bütün dünyayı temsil etmiyor. Öyleyse BM’nin reforme edilmesi şart. BM’nin adalet üzerinde reforme edilmesi şart.
BM başta olmak üzere bütün uluslararası kuruluşlar yeniden düzenlenmeli.
BM bütün çabalarımıza rağmen Suriye’ye müdahale etmedi. Suriye konusunda masum insanların öldürülmesine yeşil ışık yakan bir tutum var. BM’nin sesi çıkmıyor BM Suriye’de acizlik içindedir. Adalet Suriye halkının da hakkıdır. Adalaleti Esed değil Suriye jhalkı tesis edecek.
Suriye’de hergün insanlar ölrüken bu durumdan çıkar amaçşlayanlar var.
Suiye halkının üzerinden nasıl menfaat sağlarımın üzerinde düşündükçe insanlık değişemeyecek.
Gelişmiş ülkeler olarak karar mekanizması olarak bilinen bilmeli arık Avrupa dünyanın tek merkezi değildir. Dünya ekonomik olarak da yapısal bir dönüşüm içerisinde. Dünyadaki insaların arasındaki gelir uçurumu korkunç derecede bulunuyor. Dünya nüfusunun yarısı 2,5 dolarla yaşamaya çalışıyor.
Mevcut güç dengesini daha doğru yyansıtan G 20′nin dikakte alınması gereken bir oluşum oalrak görüyorum. Biz az gelişmiş ülkelere yardımız adalet duygusunun bir gereği oarak görüyoruz. Daha geçen yıllara kadar kaderini bırakılmış Somali, kalkınıyor. Somali halkı artık geleceğe umutla bakıyor.
Arakan’da yaşananalrı görmezden gelemezdik. Gelmedik. Bölgeye yardım elimizi uzattık.
Her toplumda terörisler çıkabilir. Ancak o dinin ve toplumun onları teşvik ettiği anlamına gelmez. Peygamberimize hakareti kabul edemeyiz. Düşünce özgürlüğü adı altında peygamberimize hakaret edilmesine göz yumamayız.
Biz peygamberimize iman ettiğimiz gibi Hz İsa’ya, Hz Musa’ya ve diğer peygamberlere de iman eder saygı duyarız. Bizim ki ısmarlama bir iman değil.Aşırılık hiç bir zaman adalat getirmez.
Bugün dünyanın yeniden adaletin olduğu bir yer olması için dini liderler ihtiyaç vardır. Tarihi her şeyiyle ortaya koymayan bir tarih insanlığın hafızasına haksızlık eder.